Ana içeriğe atla

Cahit Zarifoğlu - Yaşamak kitabı incelemem

Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak adlı eseri, günlük türüne edebi bir derinlik kazandıran, şiir, deneme, mektup, iç konuşma ve yer yer bilinç akışı tekniğini aynı metinde buluşturan özgün bir yapıttır. Bana göre yalnızca Türk edebiyatında değil, Dünya edebiyatında da benzeri az görüleceğini düşündüğüm bu eser, yalnızca bir günlük değil; bir şairin zihnine, ruhuna ve hakikat arayışına açılan kapıdır.

Kitaba ilk başladığınızda yer ve tarih başlıkları sebebiyle klasik bir günlük okuyacağınızı düşünebilirsiniz. Ancak sayfalar ilerledikçe bunun alışılmış anlamda bir günlük olmadığını fark edersiniz. Zarifoğlu, yaşadıklarını kronolojik bir düzen içinde aktarmaktan ziyade, hafızasının çağrışımlarını takip eder. Böylece eser, bir hayat hikâyesinden çok bir ruh haritasına dönüşür.


Okur; çocukluğuna, askerlik yıllarına, İstanbul’daki edebiyat çevrelerine, Anadolu gözlemlerine, Avrupa seyahatlerine, babasıyla ilişkisine, evliliğine, çocuklarına, sanat anlayışına ve inanç dünyasına dağınık görünen fakat bilinçli bir kurgu içinde tanıklık eder. Bu parçalı yapı, metnin en belirgin özelliklerinden biridir.

Zarifoğlu’nun şiirlerine aşina olanlar onun dilindeki kapalılığı, yoğunluğu ve çağrışım gücünü bilir. Aynı yaklaşım Yaşamak’ta da kendisini gösterir. Onun metinlerinde karmaşıklık bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir. Hayatı düz bir çizgi olarak değil; anılar, acılar, sevinçler, ayrılıklar ve manevî arayışların iç içe geçtiği büyük bir bütün olarak görür. Bu nedenle Yaşamak, olay örgüsüyle değil, ruhsal derinliğiyle okunması gereken bir eserdir. Bu tabii ki de zorlu okuma sürecini olumsuz yönde de etkilemektedir. 


Kitap boyunca anlattığı şehir yalnızca coğrafi mekânlar değildir. Her biri yazarın iç dünyasında başka bir kapıyı aralar. Bunu kitapta hissedebilirsiniz. İstanbul bazen yalnızlığın, bazen edebiyatın, bazen bekleyişin şehridir. Maraş çocukluğun ve köklerin hafızasını taşırken, Sarıkamış askerlik ve içe dönüşün mekânına dönüşür. Avrupa ise Zarifoğlu’nun yalnızca başka bir coğrafyayı değil, kendi medeniyet tasavvurunu yeniden sorguladığı bir alandır.

Kitabın en etkileyici yönlerinden biri, gündelik olayların Zarifoğlu’nun kaleminde olağanüstü bir anlam yoğunluğu kazanmasıdır. Sıradan görünen hadiseler şiirin, düşüncenin ve varoluşsal sorgulamanın etkisiyle bambaşka bir boyuta ulaşır. Onun için hiçbir olay yalnızca yaşantı değildir; ona göre her an insanın kendisini ve hakikati yeniden sorgulamasına vesile olur.


Bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biri “Calw 1967” başlıklı bölümde karşımıza çıkar. Yalnızca “yağmur.” kelimesinden oluşan bu metin, Zarifoğlu’nun dil anlayışını tek başına açıklamaya yeter. Başka bir yazarın sayfalarca anlatabileceği bir atmosferi tek kelimeye sığdırır. 

Eserde özellikle baba figürü önemli bir yer tutar. Babası Niyazi Zarifoğlu’nun mektupları yalnızca aile içi yazışmalar değildir; dönemin ahlak anlayışını, dinî hassasiyetini ve baba-oğul ilişkisindeki zarafeti yansıtan kıymetli metinlerdir. 


Kitapta Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, İsmet Özel ve Rasim Özdenören gibi isimlerin yer alması eseri yalnızca kişisel bir günlük olmaktan çıkarır; aynı zamanda dönemin edebiyat ve düşünce atmosferini yansıtan tarihî bir belge niteliği de kazandırır. Zarifoğlu bu isimleri yalnızca anmakla kalmaz; onlarla kurduğu fikrî ve duygusal ilişkiyi de satır aralarına taşır. Böylece okur, “Yedi Güzel Adam” olarak anılan kuşağın yalnızca edebî değil, aynı zamanda fikrî ve manevî bir dayanışma içinde şekillendiğini de görür.

Zarifoğlu’nun sanat anlayışı da eser boyunca açık biçimde hissedilir. Ona göre sanat; toplumdan, gelenekten, inançtan ve insanın asli değerlerinden kopuk düşünülemez. Ancak bu yaklaşım kuru bir ideolojik söyleme dönüşmez. Tam tersine, düşüncelerini şiirin inceliğiyle yoğurur ve estetikten ödün vermeden ifade eder. Nitekim edebiyat çevrelerinde “Zarif Adam” olarak anılması da yalnızca kişiliğini değil, sanatındaki bu inceliği yansıtır.


Eserde aşk, yalnızlık ve ayrılık temaları da güçlü biçimde işlenir. Fakat Zarifoğlu aşkı romantik bir duygu olarak değil; insanı büyüten, olgunlaştıran ve aynı zamanda yaralayan derin bir hakikat olarak ele alır. Ayrılık ise yalnızca iki insan arasındaki mesafe değildir; insanın çocukluğundan, köklerinden, ailesinden, vatanından ve nihayet hakikatten uzaklaşmasının sembolüdür.

Modern hayat eleştirisi de kitabın dikkat çeken yönlerinden biridir. Fabrikalar, şehirler, kalabalıklar ve insanı makineleştiren düzen, Zarifoğlu’nun eleştirel bakışıyla değerlendirilir. Özellikle Dalaman’daki fabrika gözlemleri, modern üretim anlayışının insan ruhu üzerindeki etkilerini düşündürür. Ancak bu eleştiri geçmişe duyulan romantik bir özlem değildir; insanın manevî merkezini kaybetmesine duyulan kaygının ifadesidir.


Anadolu ise eserde yalnızca bir coğrafya değildir. Hafızayı, geleneği, tabiatı ve insanın bozulmamış tarafını temsil eder. Köyler, ağaçlar, çocuklar ve ihtiyarlar, Zarifoğlu’nun medeniyet tasavvurunun sessiz kahramanları hâline gelir.

Yaşamak’ın dili bilinçli olarak kırık, yer yer savruk ve şiire yaklaşan bir dildir. Fakat bu savrukluk yetersizlikten değil; arayıştan doğar. Zarifoğlu okuruna hazır anlamlar sunmaz. İpuçları bırakır ve o ipuçlarını sabırla takip etmesini bekler. Bu yüzden eser, roman gibi sürükleyici bir olay örgüsüyle değil; üzerinde durularak, tekrar tekrar dönülerek okunması gereken metinlerden biridir. Bu durum okuma zevki olarak kaliteli bir seyir sunmasa da, edebi lezzeti çoğu okur tatmin edici bulacaktır. 


Doğum ve ölüm gibi hayatın en büyük hadiselerini bile gösterişsiz cümlelerle anlatması da dikkat çekicidir. Kızının doğumu ya da babasının vefatı uzun tasvirlerle değil, sade ve yoğun ifadelerle aktarılır. Zarifoğlu bazen en büyük acıyı en kısa cümleye bırakır. Çünkü bazı duygular anlatılmaz; yalnızca işaret edilir. O boşluğu ise okur kendi kalbiyle tamamlar.

Sonuç olarak Yaşamak, Cahit Zarifoğlu’nun iç dünyasına açılan en önemli kapılardan biridir. Onun şiirini anlamak isteyenler için güçlü bir anahtar niteliği taşır. Fakat bu anahtar kolay kullanılmaz; çünkü Zarifoğlu’nun dünyası sabır, dikkat ve yeniden okumayı gerektirir.


Zarifoğlu’nun dünyasında yaşamak; sadece nefes almak değildir. Yaşamak; hatırlamak, aramak, susmak, direnmek, sevmek, inanmak, özlemek, eksilmek ve bütün bu eksilişlerin içinde hakikate doğru yürümektir.

Kitapta bilinçli seçilmiş olsa da kronolojik bir sıralamanın olmayışı, yine bilinçli seçilen kapalı ve yoğun anlatım, daha üst düzey dönemin isimleri ile alakalı anılar görme arzusu, günlük beklentisinde girmiş olmak, bilinç akışı gibi zor tekniklerin varlığı, roman akıcılığında bazı hikayeler görmek istemek, yüksek dikkat gerektiren bir metin olması gibi birçok nedenden dolayı kitabı puanlarken 2 puan kıracağım. 

Kitaba puanım: 8/10.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Beyhan Budak - Hayat Acemileri İçin Yaşam Rehberi İncelemem

​ Beyhan Budak, kesinlikle ülkemiz çağdaş psikoloji alanının en çok duyduğu isimlerden birisi. Onu sadece sosyal medyada popüler videolar üreten bir isim olarak değerlendirmek yanlış olur. O herkesin bu kategoriyi anlaması aşamasında çok özel bir dil kullanıyor. Çünkü Budak’ın kurduğu dil, akademik psikolojinin klinik tonuyla gündelik hayatın kırılgan gerçekliği arasında bir köprü kuruyor. Özellikle günümüz insanının “iyi görünürken içten içe tükenme” hâlini anlatmadaki başarısı, onu klasik kişisel gelişim yazarlarından ayırıyor. O nedenle ben kişisel gelişim-psikoloji yazarı olarak kendimce onu tanımlıyorum.  Şimdi incelemesini yaptığım Hayat Acemileri İçin Yaşam Rehberi kitabı da tam olarak bu bahsettiğim dili kullanarak, psikolojik dayanıklılık, sınır koyma, bastırılmış duygular, geçmişe saplanıp kalma, duygusal hassasiyet ve insanın kendisiyle kurduğu problemli ilişki üzerine düşünürken; bunu akademik bir dil ile değil, gündelik hayatın içinden örneklerle yapıyor. Bu da ilk baş...

Hakan Günday - Az İncelemem

​ Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır. Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ. Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur; • Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır. • Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir. Her iki karakter de “ölümle” büyür...

Alex Schulman - Malma İstasyonu İncelemem

Alex Schulman şu an günümüz İsveç Edebiyatının en önemli 5 isminden birisi. Sadece yazar değil, gazeteci, blog yazarı ve televizyon ve radyo programcısı da aynı zamanda. Hatta kendi ülkesinde podcast dünyasında en tanınan isim. Babası TV yapımcısı ve gazeteci, annesi ise TV sunucusudur. Kariyerine film eleştirmeni olarak giriş yapmıştır. Daha sonra çevirmenlik ve köşe yazarlığı da yapmıştır. İsveç'in en önemli mizah sitesinin sahibidir. Podcastleri, İsveç Podcast Radyo Ödülleri En İyi Orijinal Kanal ve En İyi İsveç Kanalı ödüllerini kazanmıştır. 4 otobiyografik kitap yazmış ve hepsi de İsveç'te çok satanlar arasına girmiştir. 2020'de yayınlanan ilk romanı Hayatta Kalanlar ile Schulman, uluslararası ilk büyük çıkışını yapmıştır. Yayın hakları otuz üç ülkeye satılan ve dünya çapında büyük beğeni toplayan Hayatta Kalanlar, Alex Schulman'ı küresel sahnede dikkate alınması gereken bir edebi güç olarak konumlandırmıştır. Şu an incelemesini yaptığım kitabı ise şimdilik son kit...