
Başak Sayan’ın Nigâhdar’ı; tarih, tasavvuf, polisiye, gizem ve bilimi aynı kurgu evreninde buluşturan oldukça iddialı bir roman. Böylesine farklı alanları tek bir hikâyenin içinde bir araya getirmek hem kapsamlı bir araştırma, hem de güçlü bir kurgu mühendisliği gerektiriyor. Romanı benim için değerli kılan ilk unsur da bu cesareti ve okurlarda uyandırdığı araştırma isteği oldu.
Eser, ilk bakışta Haydar Doğaner’in öldürülmesiyle başlayan bir cinayet soruşturması görünümünde. Fakat sayfalar ilerledikçe asıl meselenin katilin kim olduğundan çok, insanın hakikat karşısındaki konumu olduğu anlaşılıyor. Cinayet, şifreler, kayıp risaleler ve karanlık yapılanmalar romanın görünen yüzünü; inanç, benlik, ölüm, kader ve varoluş sorgulamaları ise derindeki asıl hikâyeyi meydana getiriyor.

Kitapta en beğendiğim unsurlardan biri buydu. Çünkü sıradan bir cinayet hikâyesi gibi görünen bu eser; içerisinde birçok içsel sorgulama unsurunu ve soyut kavramı barındırarak merak, araştırma, gizem, tarih, din, siyaset, yakın dönem siyasal olayları ve inanç gibi birden fazla konu üzerine derinlemesine düşünme, inceleme ve yorumlama olanağını biz okurlara sunuyor.
Kitapta bulunan polisiye unsurlar, aslında yalnızca küçük bir araç konumunda. Bunların düşünsel dünyaya açılan kapının başlangıç noktası olduğunu söyleyebiliriz.

Romanın iki ayrı zaman düzleminde ilerlemesi, kurgunun en başarılı tercihlerinden biri. Bir tarafta 9. ve 10. yüzyılların Abbasi dünyası ile Hallâc-ı Mansûr’un yaşamı, diğer tarafta günümüz İstanbul’unda işlenen esrarengiz bir cinayet bulunuyor.
Hallâc, bildiği hakikati açıklamanın bedelini öderken Şirin, hakikati kabul etmenin sancısını yaşıyor. Biri benliğinden vazgeçerek hakikate ulaşmaya çalışıyor, diğeri ise kendisine anlatılan hayatın büyük bir yalan olduğunu öğrendikten sonra gerçek benliğini arıyor. Kitabın manevi omurgasını, bu iki karakter arasında yüzyıllar sonrasında kurulan bağ oluşturuyor da diyebiliriz.

Hallâc-ı Mansûr, edebiyat açısından olağanüstü verimli kullanılan bir tarihsel kişilik. Çünkü onun hayatında mistisizm, aşk, düşünce özgürlüğü, siyasal iktidar, dinî otorite, toplumsal huzursuzluk ve trajedi aynı anda bulunuyor. Ölümü yalnızca “Ene’l-Hak” sözüne indirgenemeyecek kadar karmaşık. Dinî tartışmaların yanında, dönemin siyasal ve toplumsal gerilimlerinin de bu süreç üzerinde etkisi bulunuyor. Bilindiği üzere bu söz, dinî açıdan hem geçmişte, hem de günümüzde çok fazla tartışılmıştır. Bana kalırsa bu kavram, basit bir bakış açısıyla, ilahi aşkın içinde eriyen benliğin bir anlatımı olarak yorumlanmalıdır.
Romanın asıl kahramanı yalnızca Hallâc veya kayıp risaleler değil, Şirin’in içsel dönüşümüdür. Şirin’in fizikçi ve inançsız bir karakter olarak seçilmesi tesadüfi değil. Çünkü roman, tasavvufun karşısına kolayca ikna edilebilecek birini değil; Tanrı düşüncesine öfkeli, bilimsel açıklamayı merkeze alan bir zihni çıkarıyor. Böylesine sorgulayıcı bir kadının seçilmesiyle birlikte kitapta, içsel ve dışsal birçok yeni bakış açısı ve perspektif üzerinden düşünsel bir yüzleşme yaşanıyor.

Kitabın sonuna geldiğimizde daha iyi anlayabileceğimiz üzere Şirin, Tanrı’nın varlığını değil, yaşadığı acılar karşısında Tanrı’nın sessizliğini kabul edemiyor. Bu karakterin kendi içindeki sorgulama mekanizmasını, özellikle de dinî açıdan yaşadığı içsel dönüşümü ve kimlik değişimini basitçe yorumlamamak gerekiyor. Bunun, geçmişiyle yüzleşmesi sonucunda hayata karşı aldığı bir karar olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Romanın en cesur ve tartışmaya en açık yönü, kuşkusuz tasavvuf ile kuantum fiziği arasında kurduğu ilişki. Tasavvuf; insanın varlıkla kurduğu manevi ilişkiyi, benliğin çözülmesini ve hakikatin sezgisel tecrübesini ele alır. Kuantum fiziği ise matematiksel modeller, ölçümler ve deneylerle atom altı dünyanın davranışlarını inceler. Kuantum–tasavvuf ilişkisini “bilimsel ispat” olarak değil, iki ayrı dilin bütünlük ve ayrılık meselesi üzerinde birbirine yaklaşması şeklinde okumak daha doğru olacaktır.

Tarihsel bölümler, polisiye akışı kesmek yerine bilmecenin eksik parçalarını tamamlıyor. Günümüzde yaşanan her yeni gelişme, geçmişteki bir düşünceye veya olaya bağlanıyor.
Algan Ataman’ın romana dâhil olması da oldukça işlevsel. Şirin bilimin ve kişisel öfkenin, Algan yorumlama ve felsefenin, Mestan ise somut delillerin ve adli aklın temsilcisi gibi çalışıyor. Böylece hakikate tek bir yöntemle değil; bilim, tarih, sezgi ve soruşturmanın birleşmesiyle yaklaşılabileceği düşüncesi ortaya çıkıyor.

Biraz da Başak Sayan’ın edebî dilinden bahsetmek istiyorum: Doğruyu söylemek gerekirse Başak Sayan’ın edebî diliyle ilgili çok büyük bir beklentim yoktu. Belki de oyunculuk dünyasından geldiğini bildiğim için bu alanda eksik kalabileceğini önyargısı ile düşünerek okuma maratonuna başladım. Okuduğum ilk Başak Sayan kitabı da Nigâhdar oldu.
Salı günü Bi Dünya Kitap Grubu tarafından Gülün Açtığı Gece üzerine gerçekleştirilecek söyleşiye daha bütünlüklü bir bakış açısıyla hazırlanmak istedim. Yaptığım araştırmalarda Nigâhdar’ın bu kitabın altyapısını oluşturduğunu öğrendiğim için okuma maratonuna Gülün Açtığı Gece’den önce bu eserle başlama gereği duydum.

Öncelikle şunu çok net bir şekilde belirtmek isterim: Yazarın betimleme yeteneği ve sahneleri zihinde canlandırırken kullandığı kelimeler, son derece kaliteli bir edebî dile işaret ediyor. Anlatı; gerilim sahnelerinde okura gerilimi yaşatırken, tasavvuf bölümlerinde dinî duygulara odaklanıyor, kuantum fiziğiyle ilgili bilimsel kısımlarda ve tarihsel bölümlerde ise bu alanların ruhuna uyum sağlıyor. Bu yönüyle kitabın, farklı anlatım biçimleri arasında oldukça başarılı geçişler yaptığını düşünüyorum. Kitaptaki pek çok cansız nesnenin adeta canlıymış gibi gözümüzün önünde canlandığına birçok bölümde şahit oldum.
Başak Sayan’ın görsel hafızaya hitap eden, yer yer sinematografik bir anlatımı var. İstanbul bölümlerinde şehir adeta romanın karakterlerinden biri hâline gelirken tarihsel bölümlerde Bağdat yalnızca bir dekor olarak kalmıyor; iktidarın, düşünsel çatışmaların ve manevi arayışın merkezi hâline geliyor.

Tasavvuf ve dinler tarihi bilgilerinin doğrudan aktarıldığı bazı bölümlerde, karakterlerin doğal konuşmalarından çok okuru bilgilendirmek amacıyla kurulmuş metinlerle karşılaşıldığı hissedilebiliyor. Fakat bu durum romanın genel akışını bozmuyor. Daha çok eserin öğretici tarafının zaman zaman kurmacanın önüne geçmesi şeklinde değerlendirilebilir.
Okurda araştırma isteği uyandırması, kitabın bence okur üzerindeki en büyük etkilerinden biri. Fakat tarihî bir roman okurken belgelenmiş bilgi, yorum, rivayet ve yazarın kurmaca tercihi birbirinden ayrılmalı. Bu nedenle kitaptaki bütün bilgilere “Evet, bu doğrudur.” bakış açısıyla yaklaşmamak, farklı alanlarda aktarılan bilgileri araştırmak ve doğru bilgiye ulaşmak için ek okumalar ve doğru araştırmalar yapmak gerektiğini belirtmekte fayda görüyorum.

Örneğin kitapta, “âmin” kelimesinin Firavun Amenhotep’in adından geldiğine dair bir iddiaya yer veriliyor. Ancak bu iddia yerleşik dilbilimsel görüşle uyuşmuyor. Sözcük genel olarak İbranice ve daha geniş anlamda Sami dil ailesindeki “sağlamlık, doğruluk, güvenilirlik” köküyle ilişkilendiriliyor. Kısacası kitaptaki bir bilgi doğru olabilme ihtimali taşısa da netleşmemiş bir görüşü kesin bilgiymiş gibi değerlendirmek son derece hatalı olabilir.
Gerek Hallâc-ı Mansûr bölümlerinde gerekse günümüz anlatısında siyasal iktidar, tarikat ve cemaatçilik, Gezi olayları ve FETÖ gibi yakın döneme ait konular üzerinden Başak Sayan’ın yorumlarına dair küçük ipuçları da görüyoruz. Böylece geçmişteki dinî ve siyasal iktidarla günümüzdeki küresel güçler arasında tematik bir paralellik kuruluyor.

Algan ve Şirin arasındaki duygusal yakınlaşma, romanın ağır tarihsel ve felsefi atmosferini insanileştiriyor. Fakat bu ilişki yalnızca romantik bir yan hikâye değil. Şirin’in başka birine güvenmeyi öğrenmesi, aslında hakikate ve hayata yeniden güvenmesinin de bir parçası. Buna rağmen, bu insani boyutun kazandırılmasını ve Şirin’in insanlara yeniden güvenebilmesini sağlayan hikâyeyi, genel kurgu içerisinde kitabın zayıf noktalarından biri olarak değerlendiriyorum.
Kitabı çok beğendiğimi ve son zamanlarda okuduğum, tarihî kurguya dayanan en iyi polisiye romanlardan biri olduğunu söylemek isterim. Bununla birlikte tasavvuf ile kuantum fiziği arasındaki benzerlikler, edebî ve felsefi bir analoji olarak etkileyici olsa da bilimsel kanıt şeklinde yorumlandığında tartışmalı hâle geliyor. Bazı diyaloglar, karakterlerin kendi sesinden çok yazarın düşüncelerini açıklayan araçlara dönüşebiliyor. Romanın birçok büyük konuyu aynı anda ele alması esere zenginlik katarken yer yer düşünsel yoğunluğa ve tempo sorunlarına da neden olabiliyor.
Nigâhdar, kusursuz olduğu için değil; cesur, araştırmaya dayalı, çok katmanlı ve okurunu küçümsemeyen bir roman olduğu için benim açımdan çok iyi bir kitap. Okurda araştırma isteği uyandırması, hikâyesiyle insan zihninde soru işaretleri bırakması ve farklı alanlar üzerine düşündürmesi oldukça değerli. Bu nedenle Nigâhdar’ı yalnızca geçmişe yapılan tarihî bir seyahat olarak görmüyorum. Onu, geçmişten hareketle insanın kendi içine yaptığı bir yolculuk olarak değerlendiriyorum.
Kitaba puanım: 10.
Yorumlar
Yorum Gönder