Ana içeriğe atla

Jack London - Demir Ökçe İncelemem

Demir Ökçe kitabı hem politik açıdan hem de edebi açıdan çok önemli distopik bir roman olarak karşımıza çıkıyor. 20.yy da yazılmış olmasına rağmen, kurgusal olarak oluşturulan 27.yy panoramasını bizlerin gözü önüne sunuyor. Kitap, distopik eserler kategorisinde değerlendirildiğinde çok önemli bir yere sahiptir.

Kitapta ana konulardan bir tanesi işçi sınıfı ve kapitalist sınıf arasındaki çatışmadır. Kitabı özellikle oligarşik düzenin getirmiş olduğu olumsuz tabloyu görmek açısından beğeneceksiniz. Küçük ve ayrıcalıklı bir grubun iktidarda olduğu yönetim şekli olan oligarşinin zararları kitabı bitirdikten sonra sizi içine çekecek. Oligarşik düzen eleştirisi olarak en çok beğenilen distopya eserlerinden George Orwell'in 40 sene sonra yazacağı 1984 kitabına da fikir anlamında öncülük etmiştir.


Avis kitabın en önde gelen kadın karakterlerinden biridir. Bu anlamda da mücadeleci kadın duruşu ile kitaba daha derin, duygusal ve insani bir hal katmıştır.

Bir diğer önemli kısımda kitaptaki geçişlerdi. Bu zaten London'un kitaptaki kalitesini yansıtan en önemli katmanlardan birisiydi. Tüm geçişler yavaş yavaş oluyor. Bu da akışa realite katmakla birlikte, distopyaya olan saygıyı arttırıyor. Tarihsel aşamaların geçişi ise kitapta fazlası ile tatmin ediciydi. Sanıyorum ki bu sizi de memnun edecek. Zaten olmayan tarihi belgelerin kitaptaki varlığı bu distopyayı fazlası ile gerçekçi bir metin haline dönüştürmüş durumda. London'un geleceğe bakış açısı nedir acaba diye onun düşüncesini de merak edenler bu kitabı kesinlikle okumalı.


Cesur Yeni Dünya ve 1984 gibi kitapların yazılmasının da yolunu açmıştır. Çünkü politik açılardan bakıldığında o dönem için hiçbir distopya mevcut değildir, yine aynı şekilde sosyalist düşüncenin ve Marksist düşüncelerin de desteklendiği bir kitap olarak da yorumlanabilir. Sosyalist düşünce kısaca şudur; sosyal ve ekonomik olarak toplumsal refahın, katılımcı bir demokrasiyle gerçekleşeceğini ve üretim araçlarının sahibinin topluma ait olduğunu savunan, işçi sınıfının yönetime katılmalarına ağırlık veren, özel üretim yerine kamu bazlı üretimi destekleyen, telkin ve propagandalarını eğitim, tarım ve vergi reformları üzerinde yoğunlaştıran ekonomik ve siyasi bir teoridir. Bu metot cümlelerde her ne kadar sempatik görünse de başa geçenlerin genellikle tavizler vererek kendi kafalarına ve kendi lehine yorumlamalarıyla şekillenen bir yapı olarak değerlendirilmiştir. Standart bir sol görüş olarak kabul edilir. Marksist düşüncede de sola yakın bir yaklaşım olduğunu varsayarak London'un dönemin sol düşüncesine yakın isimlerinden biri olarak değerlendirilmesi pek normaldir.

1984 ile kurgusal olarak benzerlikler mevcuttur. Zaten bu Orwell'in de kabul ettiği bir gerçektir. Orwell'in kahramanı Winston Smith, London'ın Avis Everhard'ı gibi, asi düşüncelerini ve deneyimlerini yazdığı bir günlük tutar. Ancak, Everhard'ın günlüğü yüzyıllar süren tiranlık boyunca saklı kaldıktan sonra keşfedilip yayınlanırken, Smith'in günlüğü sert Düşünce Polisi'nin eline geçer ve sorgucusu Smith'e kendisini haklı çıkaracak olan gelecek nesilleri beklememesini söyler: "Gelecek nesiller seni asla duymayacak, seni buharlaştıracağız".


Marksist düşünce de yine sosyalistin alt başlığı olmakla birlikte bazı noktalarda ayrılır. Bu noktalardan en temel olanlar şunlardır; sosyalizm eşitlikçi bir devleti arzularken, Marksistlik bir devletsizliğin daha doğru olduğunu, sınırsız yaklaşımın bu şekilde geleceğini savunur. Yine Marksistlikte devrim düşüncesi hakimken, sosyalizm de reform ile bir şeylerin değişeceğine inanılır. Devleti sosyal adalet için kullanılacak araç olarak gören sosyalizm, Marksistlikte devletin tamamen nihayetinde yok edilmesini uygun görür. Yine sosyalizm toplum kavramını yüceltirken, Marksist düşünce işçi sınıfını yüceltir. Son olarak felsefik açıdan sosyalist düşünce pragmatik, Marksist düşünce materyaldir. Yani her Marksist sosyalisttir ama her sosyalist bir Marksist değildir. Marksistlikte özellikle devlet kavramına bakış açısında bir sertlik gerekmektedir.

Kitabın bence en eleştirilecek tarafı da budur; kitap bazı yerlerde edebiyatı unutmuş siyasi bildiri ya da propaganda yapmaya başlamıştır. London yazmasaydı bu kadar duyulur olabileceğini de sanmıyorum. Ama şu bir gerçek ki; kitap London açısından değerlendirildiğinde tutarlıdır. Amaç bir sistem eleştirisidir ve en nihayetinde bu amaca ulaşılmıştır.


Kitabın özellikle II. Dünya Savaşından önce yazılmış olması, yazarın geleceği nasıl da gerçekçi bir yaklaşımla tahmin ettiğinin kanıtı niteliğindedir. Gelecek öngörüsü kısmında iyi kehanet gibi bazı değerlendirmeleri olsa da kendisi de hayatta olsaydı çoğu düşüncesinin değişeceğini ve hatta çoğu fikrinin tam zıddını destekleyeceğini de düşünüyorum.

Demir Ökçe kitabı toparlayacak olursam; sadece edebi bir eser değil, aynı zamanda politik bir manifesto, bir uyarı ve bir tarih dersi niteliğindedir. Kapitalist sistemin, otoriterliğe ve faşizme nasıl dönüşebileceğini, işçi sınıfının mücadelesinin nasıl bastırıldığını çarpıcı bir şekilde gösterir. Bugünün dünyasında bile hala geçerliliğini koruyan fikirlerle doludur…

Kitaba puanım 7.5 den 8.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alex Schulman - Malma İstasyonu İncelemem

Alex Schulman şu an günümüz İsveç Edebiyatının en önemli 5 isminden birisi. Sadece yazar değil, gazeteci, blog yazarı ve televizyon ve radyo programcısı da aynı zamanda. Hatta kendi ülkesinde podcast dünyasında en tanınan isim. Babası TV yapımcısı ve gazeteci, annesi ise TV sunucusudur. Kariyerine film eleştirmeni olarak giriş yapmıştır. Daha sonra çevirmenlik ve köşe yazarlığı da yapmıştır. İsveç'in en önemli mizah sitesinin sahibidir. Podcastleri, İsveç Podcast Radyo Ödülleri En İyi Orijinal Kanal ve En İyi İsveç Kanalı ödüllerini kazanmıştır. 4 otobiyografik kitap yazmış ve hepsi de İsveç'te çok satanlar arasına girmiştir. 2020'de yayınlanan ilk romanı Hayatta Kalanlar ile Schulman, uluslararası ilk büyük çıkışını yapmıştır. Yayın hakları otuz üç ülkeye satılan ve dünya çapında büyük beğeni toplayan Hayatta Kalanlar, Alex Schulman'ı küresel sahnede dikkate alınması gereken bir edebi güç olarak konumlandırmıştır. Şu an incelemesini yaptığım kitabı ise şimdilik son kit...

Hakan Günday - Az İncelemem

​ Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır. Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ. Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur; • Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır. • Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir. Her iki karakter de “ölümle” büyür...

Şermin Yaşar - Altı Harfli Bir Tatlı İncelemem

​ Kitabın incelemesine, bunun Şermin Yaşar’dan okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Şermin Yaşar, özellikle hikâye ve çocuk kitapları bağlamında aklımda yer etmiş; Anne Müzesi ve Kelime Müzesi projelerini ise bir Ankara aşığı olarak son derece değerli ve anlamlı bulduğum, zihnimde nahif bir portre çizen bir yazar. Ayrıca oldukça popüler bir isim olmasına rağmen kalabalıklardan, televizyonlardan, programlardan ve söyleşilerden mümkün olduğunca uzak durması, onu benim için daha da merak edilir kılıyor. Kitap, daha ilk satırlardan itibaren nahif bir zihnin ürünü olduğunu hissettiriyor. Roman dünyasında sıkça ele alınan aile temasını, çok farklı bir pencereden ele alıyor. Dramatik bir anlatıdan ziyade, daha iç burkan, daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir meseleyi irdeliyor. Son dönem romanlarda özellikle hoşuma giden bir bakış açısını burada da görmek mümkün: Yüksek sesle bağırmayan, acısını içine atan, sessiz kalan ama hakkını da aramaktan vazgeçmeyen kadınları...