
Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır.
Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ.

Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur;
• Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır.
• Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir.
Her iki karakter de “ölümle” büyür: Biri beden üzerinden, diğeri mezarlık üzerinden. Bu nedenle roman, Freudcu bir okumayla yaşam ve ölüm dürtüsünün sürekli çatıştığı bir zemin yaratır.

Roman, yukarıda adını andığımız bu iki karakterin paralel ilerleyen hikâyelerini konu alır. Derdâ, bir tarikata gelin olarak verilmiş ve Londra’ya götürülmüş genç bir kızdır. Hakan Günday romanlarında aşina olduğumuz biçimde, bulunduğu ortamdan kurtulmak için ağır bedeller ödeyerek mücadele eder. Bu mücadelede yeraltı edebiyatının unutulmaz unsurları olan uyuşturucu, suç ve pornografi karşımıza çıkar.
Derda ise mezarlıkta büyüyen, okuma yazma bilmeyen bir çocuktur. Yalnızlığı o kadar derindir ki annesi öldükten sonra onun cesedini parçalara ayırıp mezarlara saklayacak kadar uç bir noktaya savrulur. Yıllarca bir mezar taşıyla sohbet eden Derda, bu mezarın Türk edebiyatının en önemli romancılarından Oğuz Atay’a ait olduğunu öğrendiğinde hayatı değişir. Okumayı öğrenir ve Tutunamayanlar’ın hayranı olarak yaşamını sürdürür.

Bu noktada Hakan Günday’ın Oğuz Atay hayranlığı açıkça hissedilir. Derda karakteri üzerinden, Oğuz Atay’ın kişisel meselesi olan “anlaşılamama” duygusunun girdabına girilir. Derda, insanlıktan intikam almaya yemin eder ve üç kişiyi öldürerek cezaevine girer. Artık kendi adaletini sağlamış olduğuna inanır.
Romanın kilit noktası ise Derda ile Derdâ’nın karşılaşma sahnesidir. Kaderin garip oyunu, onları tam bu noktada bir araya getirir.
“Seni az tanıyorum…”
“Ben daha az…”

Romanın temalarına baktığımızda şiddetin, Hakan Günday edebiyatının vazgeçilmez unsuru olarak yine karşımıza çıktığını görürüz. Ancak bu kez şiddetin yanında anlam arayışı ve varoluşsal sorgu daha belirgindir. Oğuz Atay ve Tutunamayanlar’ın romandaki varlığı simgesel olarak buna işaret eder. Derda’nın Oğuz Atay’ın mezarını onarması, bir yazarı restore etmekten çok, kendi parçalanmış benliğini onarma çabasıdır.
Kader kavramı da romanda tesadüfler üzerinden işlenir; tesadüflerin insan hayatını nasıl şekillendirdiği dilsel ve kurgusal düzlemde kendini gösterir.

Aşk ise yeraltı edebiyatı ile Hakan Günday anlatısının kesiştiği noktada karşımıza çıkar; ancak bu aşk romantik değil, varoluşsaldır. Anlayıcıdır. Karanlıktan doğar.
“Az” kelimesine dair uzun pasaj ise şimdiden edebiyat dünyasının unutulmazları arasına girmiştir. A ve Z arasındaki tüm harfler; yaşanan acılar, ara evreler, geçişler… Sonunda iki uç birleşir. Bu birleşme romantik değil, iki yaralı bilincin birbirini tanımasıdır. A ve Z’nin yan yana gelişi, arada onlarca harf barındırmasına rağmen yalnızca “az” gibi basit bir miktar belirteci oluşturur. Yazar bu sembolizmi oldukça etkileyici biçimde anlatır.

Hakan Günday’dan beklediğimiz yoğun nihilizm bu romanda daha yumuşatılmıştır. Nihilist düşünce, aşka doğru evrilen bir arayışa dönüşmüştür. Bu nedenle Kinyas ve Kayra’yı seven okurlar bu açıdan tam anlamıyla tatmin olmayabilir. Öte yandan, Hakan Günday okumak isteyip de sertliğinden çekinen okurlar için daha erişilebilir ve okunulası bir metindir.
Yazarın önceki eserlerinde karakterlere karşı genellikle merhamet duygusu hissedilmezken, bu romanda ilk kez bir karaktere karşı merhamet hissettiğimi söyleyebilirim. Ayrıca alışık olunmadık ölçüde bir umut duygusu da metne hâkimdir. Umudun, her şeye rağmen var olduğu gerçeği roman boyunca kendini hissettirir.

Genel değerlendirme olarak, yeraltı edebiyatı çizgisini arayan okurları tam anlamıyla tatmin etmeyebilir; ancak Hakan Günday edebiyatına daha insani bir kapı aralayan önemli bir romandır.
Benim için Hakan Günday’ın en iyi eserleri Daha ve en meşhur eseri de olan Kinyas ve Kayra olmaya devam ediyor.
Kitaba puanım 8.
Bir saat önce bitirdim kitabı.. Öyle güzel sentezlemişsiniz ki eklenecek bir cümle bir kelime bulamadım.. Kaleminize yüreğinize sağlık..
YanıtlaSil