Ana içeriğe atla

Şermin Yaşar - Altı Harfli Bir Tatlı İncelemem


Kitabın incelemesine, bunun Şermin Yaşar’dan okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Şermin Yaşar, özellikle hikâye ve çocuk kitapları bağlamında aklımda yer etmiş; Anne Müzesi ve Kelime Müzesi projelerini ise bir Ankara aşığı olarak son derece değerli ve anlamlı bulduğum, zihnimde nahif bir portre çizen bir yazar. Ayrıca oldukça popüler bir isim olmasına rağmen kalabalıklardan, televizyonlardan, programlardan ve söyleşilerden mümkün olduğunca uzak durması, onu benim için daha da merak edilir kılıyor.

Kitap, daha ilk satırlardan itibaren nahif bir zihnin ürünü olduğunu hissettiriyor. Roman dünyasında sıkça ele alınan aile temasını, çok farklı bir pencereden ele alıyor. Dramatik bir anlatıdan ziyade, daha iç burkan, daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir meseleyi irdeliyor. Son dönem romanlarda özellikle hoşuma giden bir bakış açısını burada da görmek mümkün: Yüksek sesle bağırmayan, acısını içine atan, sessiz kalan ama hakkını da aramaktan vazgeçmeyen kadınların hikâyesi…


Romanın merkezinde Selime Teyze ve Meltem yer alıyor. İki karakterin de ortak bir eksikliği var: Biri evlat sahibi olmasına rağmen yalnız, diğeri ise hiçbir zaman bir anneye sahip olamamış. Empati yeteneği yüksek, ortak acılara aşina okurların bu kitaptan çok daha fazla etkileneceğini ve kitabı daha duygusal bakacaklarını düşünüyorum.

Roman bize aslında şu soruyu soruyor:

En çok hangi durumda eksiğiz? Kimsesizken mi, yoksa kalabalıklar içinde yalnız hissettiğimizde mi?

Yazar bu iki duruma da ayrı ayrı ve derinlemesine değiniyor, okuru empati yapmaya davet ediyor.


Selime Teyze’nin kocası vefat ettikten sonra, yaşlılıkla birlikte geçmişten beri maruz kaldığı görünmezliğin çok daha can yakıcı hâle gelmesi, hayatını derinden etkiliyor. Ev içindeki suskunluk, gönüllü bir sessizlikten; kabullenilmesi zor, zorunlu bir yokluğa dönüşüyor.

Selime Teyze’nin dört çocuğu vardır:

Seher: Erken yaşta evlenmiş, maddi refah içinde yaşayan ancak annesine mesafeli.

Erkan: Eşinin gölgesinde kalan, annesine sahip çıkamayan bir oğul.

Meral: Psikolojik sorunları olan, daha menfaatçi bir karakter.

Yıldız: Doktor olmuş ancak annesinin duygusal dünyasına uzak kalan en küçük çocuk.


Selime Teyze’nin kırgınlıklarını dile getirmekten bile kaçınarak, sessiz sedasız Balıkesir’in bir köyüne yerleşmesi ve burada Meltem ile tanışması, romanın en önemli kırılma noktalarından biri. Bu karşılaşmayla birlikte olaylar yavaş yavaş şekilleniyor.

Selime Teyze ile Meltem arasında kurulan bağ; ne klasik bir anne–kız ilişkisi ne de sıradan bir arkadaşlıktır. Bu bağ, birbirini yargılamadan dinleyebilmenin yarattığı bir yakınlıktır. Farklı kuşaklardan iki kadın, aynı yalnızlıkta buluşur. Roman, kadınların kuşaklar boyunca aktarılan sessiz yaralarını görünür kılar.


Spoiler vermek istemiyorum ancak kitabın adı olan altı harfli bir tatlı meselesi, kitabın en önemli düğüm noktalarından birini oluşturuyor. İsim seçimi son derece etkileyici; kitabın duygusal yoğunluğunun zirveye çıktığı anlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Kitabı okuyanlar buna bayılacak. 

Şermin Yaşar, kitapta yalnızlık ve yaşlılık kavramlarını bilinçli bir biçimde bir araya getiriyor. Yaşlılığın yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir yalnızlık olduğuna dikkat çekiyor. Bakım ve ilgi kadar; değerli hissetmenin, görülmenin ve var sayılmanın da ne kadar kıymetli olduğunu vurguluyor.


Aynı zamanda kan bağı ile değer kavramlarının her zaman doğru orantılı olmadığını da adeta haykırıyor. Selime Teyze ile Meltem arasında kurulan bağ, pek çok anne–çocuk ilişkisinden çok daha sahici ve derin.

Bölümlerin, babaannenin yemek tarifleriyle açılması; kurgu, özgünlük ve duygusal bağ açısından son derece yerinde bir tercih olmuş.


Şermin Yaşar’ın yazım dili ve edebi seviyesi geniş bir okur kitlesine hitap edebilecek nitelikte. Akıcı, sade ve anlaşılır bir dil kullanıyor. Abartıya kaçmadan kurulan duygusal yoğunluk, romanın etkisini artırıyor. Meltem ve Selime Teyze bakış açıları arasındaki geçişler, okuma keyfini belirgin biçimde yükseltiyor.

Yan karakterlerin ise daha derinlikli işlenebileceğini düşünüyorum. Selime Teyze’ye dair final bölümünü yeterince tatmin edici bulmazken, Meltem’in hikâyesi beni fazlasıyla tatmin etti. Kitapla ilgili olumlu ve olumsuz değerlendirmelerim genel olarak bu çerçevede.

Duygusal açıdan bakıldığında roman, sessizliğin ve söylenmeyenlerin yarattığı o iç burkan hâle tam isabetle dokunuyor. Birçok sahnede boğazınızın düğümlendiğini hissedeceksiniz. Annelik, çocukluk, yalnızlık ve görülme ihtiyacı gibi evrensel temaları, gündelik hayatın içinden süzerek okura sunuyor.

Kitaba puanım 9.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alex Schulman - Malma İstasyonu İncelemem

Alex Schulman şu an günümüz İsveç Edebiyatının en önemli 5 isminden birisi. Sadece yazar değil, gazeteci, blog yazarı ve televizyon ve radyo programcısı da aynı zamanda. Hatta kendi ülkesinde podcast dünyasında en tanınan isim. Babası TV yapımcısı ve gazeteci, annesi ise TV sunucusudur. Kariyerine film eleştirmeni olarak giriş yapmıştır. Daha sonra çevirmenlik ve köşe yazarlığı da yapmıştır. İsveç'in en önemli mizah sitesinin sahibidir. Podcastleri, İsveç Podcast Radyo Ödülleri En İyi Orijinal Kanal ve En İyi İsveç Kanalı ödüllerini kazanmıştır. 4 otobiyografik kitap yazmış ve hepsi de İsveç'te çok satanlar arasına girmiştir. 2020'de yayınlanan ilk romanı Hayatta Kalanlar ile Schulman, uluslararası ilk büyük çıkışını yapmıştır. Yayın hakları otuz üç ülkeye satılan ve dünya çapında büyük beğeni toplayan Hayatta Kalanlar, Alex Schulman'ı küresel sahnede dikkate alınması gereken bir edebi güç olarak konumlandırmıştır. Şu an incelemesini yaptığım kitabı ise şimdilik son kit...

Hakan Günday - Az İncelemem

​ Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır. Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ. Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur; • Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır. • Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir. Her iki karakter de “ölümle” büyür...