
Kitaba üst üste çok fazla kurgu dışı, psikolojik altyapısı olan ve okuması zor kitaplar okuduğumdan dolayı başladım. Matt Haig’in akıcı bir dil kullandığını bildiğim için kafa dağıtmak amacıyla okumayı tercih ettim. Kitap, ilgi çekici bir konunun etrafında ilk bakışta şekilleniyor; dört kişilik bir aile olan Radley Ailesi aslında bir vampir ailesidir. Ancak sosyal hayata da ölçülü ve saygın bir şekilde adapte olmaya çalışan bu aile, çocuklarından da, yer yer kendilerinden de vampir olduklarını saklamaktadırlar. Roman, doğaüstü bir varlık hikâyesini aile içi sırlar, bastırılmış arzular, toplumsal uyum ve kimlik inkârı gibi temalarla birleştirmeyi amaçlayarak bana kalırsa yazılmıştır.
Fikirdeki canlılık ne yazık ki romanın anlatısına aynı ölçüde yansımıyor. Radley Ailesi, iyi bir romanın başlangıç malzemesine sahip olmasına rağmen elindeki temaları yeterince derinleştiremeyen; yer yer zekice görünen fakat çoğu zaman fazla kolaycı ilerleyen bir eser izlenimi bırakıyor. Vampirliği insan doğasının karanlık tarafları üzerine güçlü bir metafora dönüştürmek isterken, sonunda bu metaforu sürekli açıklayan, tekrarlayan ve giderek etkisizleştiren bir anlatıya dönüşüyor.

Romanın merkezinde doktor Peter Radley, eşi Helen ve ergenlik çağındaki çocukları Rowan ile Clara bulunuyor. Peter çalışkan ve toplumda saygın bir doktordur. Helen, ailesinin düzenini korumaya çalışan, kontrollü fakat duygusal olarak mesafeli bir annedir. Rowan içine kapanık, uykusuzluk çeken, okul hayatında mutsuz bir gençtir. Clara ise hayvanların kendisinden ürkmesinin ve et yemeye karşı duyduğu yoğun rahatsızlığın nedenini anlayamayan, veganlığa yönelmiş bir ergen kızdır.
Peter ile Helen, çocuklarına vampir olduklarını söylememiştir. Kendileri de yıllardır kan içmeden yaşayan, vampirliğin gerektirdiği davranışları bastıran “tövbekârlar” olarak hayatlarını sürdürmektedir.

Kitaptaki bu tövbekarlık dengesi Clara’nın bir partiden dönerken cinsel saldırıya uğramasıyla bozulur. Clara’nın kendini savunurken içgüdülerine teslim olması, ailenin yıllardır gizlediği vampir kimliğinin açığa çıkmasına neden olur. Olayın örtbas edilmesi için Peter’ın kardeşi Will çağrılır. Will, Peter ile Helen’ın aksine vampirliğini bastırmayan, arzularını özgürce yaşayan, tehlikeli ve bir o kadar da baştan çıkarıcı bir karakterdir. Onun gelişiyle birlikte hem ailenin geçmişi hem de Peter ile Helen’ın evliliğindeki çatlaklar görünür hâle gelir.
Bundan sonra anlatacağım kısımlar yoğun spoiler içereceğinden bahsetmeyeceğim. Romanın temel çatışması da burada belirginleşir: İnsan ya da vampir, kendi doğasını ne ölçüde bastırabilir? Toplumsal uyum uğruna arzularını reddeden kişi gerçekten erdemli midir, yoksa yalnızca korkak mıdır? Özgürlük, insanın içinden gelen her isteğe teslim olması mıdır, yoksa o istekler üzerinde denetim kurabilmesi mi? Kitap bu çerçeve üzerine kurulu bir kurgu ile devam eder.

Matt Haig’in çizmiş olduğu gotik dünya, vampirlerle alakalı anlatıyı birçok benzer kitaptan çok daha farklı bir şekilde karşımıza çıkarıyor. Karanlık dünyalardaki vampirlerden ziyade, herkes gibi sıradan, gündelik hayatını idame ettirmeye çalışan vampirleri anlatarak bu anlatı dünyasına küçük de olsa bir yenilik katıyor. Vampirlik; bastırılmış kimliğin, bağımlılığın, cinsel arzunun, öfkenin ve toplumsal normlara uymayan her türlü içgüdünün metaforu hâline geliyor.
Romanın merkezindeki düşünsel çatışma, Peter ile Will arasında somutlaşır. Peter kontrolü, aileyi, sorumluluğu ve toplumsal düzeni temsil ederken Will haz, içgüdü, tehlike ve sınırsız özgürlük tarafında durur. Bu iki karakterin kitapta bariz bir şekilde temsil ettiğine inandığım dünya görüşleri ve iki uç nokta bakışları, kitabın tatmin edici bulduğum nadir noktalarından bir tanesiydi. Haig bu karakterlerle okuru, medeniyetin ve ahlakın insan doğasını ne ölçüde sakatladığını düşünmeye çağırır.

Kitapta bir diğer önemli çatışma da karı koca arasında yaşanan, yıllardır konuşulmamış o gizli çatışmada yatmaktadır. Aralarındaki fiziksel ve duygusal yakınlık azalmış, ortak geçmişleri gizli bir suçluluk duygusuna dönüşmüştür. Çocuklarıyla ilişkilerinde de dürüstlük yerine koruyucu görünen bir manipülasyon hâkimdir. Bu kısımda daha net mesajların verilmesini ve aile içi dramın duygusal olarak daha derin işlenmesini okurken çok bekledim. Ama ne yazık ki bu kısımda yeterli bir derinlik oluşmadı.
Ebeveynler çoğu zaman geçmişlerini saklamayı çocuklarını korumak şeklinde yorumlayarak değerlendirir. Oysa konuşulmayan meseleler yok olmaz; biçim değiştirerek aile üyelerinin davranışlarına, korkularına ve ilişkilerine sızar.

Rowan’ın yabancılaşması ve Clara’nın bedenine ilişkin kafa karışıklığı da güçlü psikolojik meselelerdir. Fakat roman, bu karakterlerin iç dünyalarında uzun süre kalmak yerine olay örgüsünü ilerletmeye yönelir. Rowan ve Clara’nın yaşadıkları yabancılaşma, korku, öfke ve ebeveynlerine duydukları güvensizlik daha uzun soluklu ve daha karmaşık biçimde ele alınabilirdi.
Kasaba halkı genellikle kitaplarda yüzeysel biçimde çizilir. Komşuların, okul çevresinin ve yerel topluluğun ikiyüzlülüğü belirginleştirilse de bunlar derin bir toplumsal eleştiriye dönüşmez. İngiliz orta sınıf yaşamının bastırılmışlığı, nezaket görüntüsü altında büyüyen şiddet ve aile kurumunun karanlık tarafları üzerine daha keskin şeyler söyleyebilirdi.

Radley Ailesi’nin temel problemi kötü bir fikre sahip olması değil; aksine, iyi fikrinin imkânlarını yeterince kullanamamasıdır. Normal olmak ile gerçek benliğini yaşamak, aileyi korumak ile dürüst olmak, içgüdüyü bastırmak ile ona teslim olmak arasındaki çatışmalar daha gri bir alanda ele alınabilirdi.
Kitap, aile sırlarının insanları nasıl zehirlediğini anlatmak istiyor; fakat sırrın kendisini açığa çıkarmakta gösterdiği aceleyi, o sırrın karakterlerin ruhunda yarattığı hasarı incelemekte göstermiyor. Sonuçta elimizde karanlık, rahatsız edici ve çok katmanlı bir aile trajedisi değil; gotik unsurlarla süslenmiş, yer yer eğlenceli fakat edebî bakımdan yeterince derinleşmeyen bir banliyö anlatısı kalıyor.

Kitapta bana kalırsa birden fazla olumsuz durum vardı: Örneğin, kitapta birden fazla tekrarlanan benzer konular ilerledikçe okuma deneyimini sıkıcı hâle getirdi. Mizahi ve ironik kısımlar da kitabın inandırıcılığını yitirdi. Romanda ayrıca bir akış tonu problemi olduğunu düşünüyorum. Ciddi olabilecek birçok konu bir anda eğlenceli, yer yer romantik ve hafif bir anlatıma dönüştürülerek romanın doğal tonu bana kalırsa sabit tutulamamış. Bu ton tercihi başlı başına kusur sayılmayabilir. Mizahla karanlığı yan yana getiren pek çok başarılı eser var. Sorun bence, Radley Ailesi’nin bu iki kutup arasında tutarlı bir estetik denge kuramamasıdır. Yine kitapta yer alan LGBT ilişkisinin de kitaba hiçbir şey katmadığını, neden eklendiğini ve ne amaçladığını anlayamadığım bir ekleme olduğunu düşünüyorum.
Kitaba puanım 3.
Yorumlar
Yorum Gönder