
Osman Balcıgil, biyografik unsurları ön planda olan kitapları yazarken gösterdiği başarı ve araştırmacı ruhuyla hafızamda yer etmiş kıymetli bir yazardır. Bu kitabında ise biyografik anlatımdan bir ölçüde koparak, daha çok tarihî unsurlara belgeli bir şekilde yer verir ve yakın dönem tarihimizin en karanlık olaylarından birine odaklanır. Bunu yaparken son derece soğukkanlı bir dil kullanır. Ayrıca 1980 askerî darbesine giden sürece ışık tutacak bir altyapıyı da bu romanda görmek mümkündür; bu açıdan da eser ayrıca değerlendirilmelidir.
Roman, adını daha önce hem annesinin hem de kendisinin biyografik anlatısına romanlarında yer verdiği kıymetli şairimiz Nâzım Hikmet’in, 1930 yılında yazdığı aynı adlı şiirinden alır: Yağmur Çiseliyor. İsim seçimine değinmeden geçmek istemiyorum; Türkiye’nin yakın geçmişinde var olan baskı ve müdahaleleri anlatmak için “yağmur” metaforunun kullanılması bana göre son derece yerindedir.

Kitapta Osman Balcıgil’in gazetecilik ve araştırmacılık kimliğini yine net bir şekilde görüyoruz. Okurken kendimi bir 32. Gün belgeseli izliyormuş gibi hissettim. Sayfa sonlarında yer alan dipnotlar, kronolojik olay sıralaması, canlı tanık anlatımları, gazete haberleri ve istihbarat raporları; kitabın gerçekçiliğini artıran, okuma sürecini daha doyurucu hâle getiren unsurlar olmuş.
Eser, Kahramanmaraş Olayları’nın hemen ardından gerçekleşen Çorum Olayları’nı ele alır ve yakın tarihimizin bu son derece kanlı, unutulması mümkün olmayan sürecini tüm çıplaklığıyla anlatır. Osman Balcıgil’i bu anlatı sırasında ne taraf tutarken, ne ajitasyon yaparken, ne de gerçekleri çarpıtırken görürüz. Fikir beyanından mümkün mertebe kaçınarak, olayların zaten aleni biçimde ortada olduğunu bilerek, elindeki araştırma verileriyle süreci adım adım okura aktarır.

Romanın kurgusal unsurlarından biri olan Ceren ile Metin arasındaki aşk, bana kalırsa kitabın akışını zayıflatmak yerine güçlendirmiştir. Kitabın başkahramanı Metin, Amerikalı Trevor’a çevirmenlik yaptığı sırada bir anda kendisini bu çirkin olayların ortasında bulur. Daha sonra Trevor’ın asıl amacının, Çorum’daki Alevi-Sünni demografisini ve olası çatışma potansiyelini ölçmek olduğu ortaya çıkar. Balcıgil burada aşkı bir kaçış alanı olarak değil; direnmenin, birlikte ayakta kalmanın ve insan kalabilmenin imkânı olarak konumlandırır.
Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, Türkiye’de yaşananların uluslararası bağlamdan koparılmadan ele alınmasıdır. Beyaz Saray’daki “Durum Odası” sahneleri, kurgudan ziyade tarihsel gerçeklerle örtüşen bir zihniyetin ifşası gibidir. Mezhep çatışmasının kaçınılmaz olduğu fikrinin, aslında uluslararası yönlendirmeler sonucu ortaya çıkan kirli bir planın ürünü olduğu bu sahnelerde açıkça dile getirilir.

Balcıgil, Çorum Olayları’nı Sazak’ın öldürülmesiyle başlayan ve yaklaşık iki ay süren süreç içinde gün gün, adım adım anlatır. 57 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce ev ve iş yerinin yakıldığı, binlerce insanın yerinden edildiği bu süreçte yaşananlar belgelerle desteklenerek aktarılır. Roman, bu yönüyle yalnızca edebî bir metin değil, aynı zamanda toplumsal hafızaya bırakılmış yazılı bir tanıklık niteliği taşır.
Osman Balcıgil, anlatımında yalın bir dil kullanır. Dramatik olayları abartmadan, bağırmadan; nasıl olsa okurun yüreğinde derin izler bırakacağını bilerek, olduğu gibi aktarır. Politik arka plan da bana kalırsa tarafsız bir biçimde sunulmuştur. Roman ilerledikçe dil yoğunlaşır; okur sayfalar arasında yalnızca bilgi değil, öfke, hüzün ve yüzleşme duygularını da taşır.

Yağmur Çiseliyor, yalnızca basit bir tarihsel kurgu ya da dönem romanı değildir. Daha önce de değindiğim nedenlerden ötürü, “Türkiye’de yakın zamanda neler yaşandı?” sorusuna yanıt arayan herkesin, yarını daha net görebilmek adına okuması gereken bir romandır. Bu nedenle kitabı, bir vatandaşlık bilinciyle tüm yurttaşlarımızın okumasını içtenlikle temenni ediyorum.
Yağmur belki hâlâ çiseliyor olabilir; ama bu kitap, en azından neden ıslanmaya devam ettiğimizi anlamamıza yardımcı oluyor.
Kitaba puanım: 8/10
Yorumlar
Yorum Gönder