
Kral Kaybederse romanında Gülseren Budayıcıoğlu, psikolojinin en karanlık ve çözülmesi zor, hatta kimi zaman tahammül edilmesi güç alanlarından biri olan narsizm ve ilişki bağımlılığı üzerine yoğunlaşarak bana kalırsa ders çıkarma niteliği de taşıyan, kusursuza yakın bir roman ortaya koymuştur. Roman, ana karakter Kenan’ın kendisini bir “kral” gibi yaşadığı hayatını, içsel dönüşümünü ve adım adım ilerleyen çöküşünü okura aktarır.
Yazarın bir psikiyatrist olması ve kitapta anlatılan olayların büyük ölçüde gerçek kişiler ve gerçek vakalardan ilham alması eseri özel kılan en önemli unsurlardan biridir. Bu nedenle roman, sıradan narsizm temalı anlatıların ötesinde, psikolojik açıdan daha derin ve ayrıcalıklı bir yerde durur. Okur yalnızca bir hayat hikâyesi okumaz; aynı zamanda insan karakterinin nasıl şekillendiğini, çocukluk travmalarının yetişkinlik hayatını nasıl belirlediğini ve ilişkilerdeki bağımlılık döngülerinin nasıl oluştuğunu da görür.

Romanın merkezindeki Kenan karakteri son derece yakışıklı, çevresi tarafından zekâsı ve başarılarıyla takdir edilen, makam ve statü sahibi, maddi olarak doyuma ulaşmış bir adamdır. Bu özellikleri nedeniyle kitapta “kral” olarak anılır. Ancak karakterin psikolojik altyapısına bakıldığında, aile kavramının insan kişiliğinin oluşumundaki belirleyici rolü açıkça görülür. Annesi tarafından aşırı şımartılarak yetiştirilmesi, Kenan’ın yetişkinlikte kendisini diğer insanlardan üstün görmesine ve kadınların ilgisini doğal bir hak olarak kabul eden narsistik bir kişilik geliştirmesine zemin hazırlar.
Kenan’ın narsistik yapısı zaman zaman son derece uç örneklerle karşımıza çıkar. Aldattığı kadının sorumluluğunu bile eşine yükleyebilecek kadar gerçeklikten kopmuş bir bakış açısına sahiptir. Ona göre eşi o kadını hayatlarına sokmuştur ve bu nedenle özür dilemesi gereken kişi kendisidir. Bu yaklaşım, narsistik kişiliğin ne denli ileri bir noktaya ulaşabildiğini çarpıcı biçimde gösterir.

Kenan evlidir; eşi Handan ile yıllardır süren bir evliliği vardır. Handan, Kenan’ın sadakatsizliğini bilmesine rağmen çoğu zaman sessiz kalmayı tercih eder. Çünkü onun için düzenin bozulmaması, gerçeklerle yüzleşmekten daha güvenli bir seçenektir. Handan da sevgi ve saygı kavramlarını sağlıklı biçimde öğrenemediği bir aile ortamında büyümüştür. Bu nedenle hayatında birçok şeyi sorgulamamayı seçer; çünkü sorguladığında karşılaşacağı gerçeklerin geri dönüşü olmayan sonuçlar doğuracağından korkar.
Kenan’ın hayatına daha sonra Fadi girer. Zor bir çocukluk geçirmiş, babasından sevgi görmemiş bir kadındır. İçindeki büyük sevgi boşluğunu dolduracak güçlü bir erkek arar ve Kenan’ı bu rol için ideal görür. Başlangıçta Kenan için Fadi yalnızca bir maceradır. Ancak Fadi diğer kadınlardan farklıdır; hemen teslim olmaz. Bu durum Kenan’ın ilgisini daha da artırır ve aralarında yoğun bir ilişki başlar.

Ne var ki tipik narsistik özelliklere sahip birçok insan gibi Kenan da bu aşamada değişmez. Aksine, bu ilişkiden sonra hayatında kaybetmeye doğru ilerleyen bir sürecin içine girer. Romanın ilerleyen sayfalarında Kenan’ın adım adım çözüldüğünü ve bu çözülmenin beraberinde bir dönüşümü getirdiğini görürüz. Bu dönüşümün sonunda Kenan, insan olmanın gerçek anlamını keşfetmeye başlar.
Kenan karakteri psikolojik açıdan birden fazla aşamada değerlendirilebilir. En belirgin özellikleri reddedilmeye karşı aşırı hassas olması, bunu saygısızlık olarak algılayacak kadar kırılgan bir ego taşıması, yoğun narsistik eğilimleri, ilişkiler üzerinden kendini değerli hissetmesi ve yalnızlık ile kaybetme korkusudur. Bu özelliklerin büyük kısmı zaten narsistik kişilik bozukluğunun doğurduğu sonuçlardır.

Aslında Kenan hiçbir zaman kendisini gerçekten tanıyamamıştır. Hayatı boyunca yalnızca güçlü yönlerine odaklanmış, zayıf taraflarını görmezden gelmiştir. Kadınlarla yaşadığı ilişkileri birer “fetih” gibi görmüş, gerçek bir duygusal bağın ne anlama geldiğini hiç öğrenememiştir. Bu nedenle dışarıdan güçlü görünen fakat benlik bilinci gelişmediği için içten içe son derece kırılgan bir karakterdir.
Handan ise bana göre romanın en talihsiz karakterlerinden biridir. Uzun yıllar boyunca narsistik bir eşle aynı evliliğin içinde kalmak zorunda kalmış bir kadındır. Onu bu evlilikte tutan temel motivasyonlardan biri düzen ve konfor alanını koruma isteğidir. Bu durum, özellikle anksiyete eğilimi olan kişilerde sıkça görülen bir savunma mekanizmasıdır. Handan’ın bir diğer motivasyonu ise sosyal statüsünü koruma arzusudur.

Romanın psikolojik derinliği üç ana eksen üzerinde yükselir. Bunların ilki, açık ara biçimde narsistik kişilik bozukluğudur. Hayranlık ihtiyacı, abartılı özgüven, empati eksikliği ve kendini her şeyin merkezinde görme eğilimi romanda son derece canlı bir biçimde aktarılır. Bu yönüyle kitap, narsistik kişilik yapısına sahip insanların yaşamlarını ve çevrelerindeki insanlar üzerinde yarattıkları etkileri anlamak açısından oldukça güçlü bir anlatı sunar.
İkinci önemli psikolojik tema ilişki bağımlılığıdır. Kenan’da hayranlık bağımlılığı, Fadi’de sevgi bağımlılığı, Handan’da ise konfor alanına bağlılık dikkat çeker. Bu açıdan bakıldığında romanda yalnızca Kenan’ın değil, birçok karakterin farklı türde bağımlılıklarla mücadele ettiği görülür.

Üçüncü önemli unsur ise çocukluk travmalarının insan hayatı üzerindeki kalıcı etkisidir. İnsanların çocukluk döneminde yaşadıkları deneyimler çoğu zaman yetişkinlik hayatlarını da belirler. Kenan’ın annesini kaybetmesi ve bunun yarattığı boşluğu kadınlarda telafi etme çabası, hatta zaman zaman bunun intikamını alma arzusu; Fadi’nin ise babasından görmediği sevgiyi yanlış bir kişide araması, karakterlerin kaderini belirleyen unsurlar olarak öne çıkar.
Roman genel olarak değerlendirildiğinde, kontrolün kaybedilmesinin insan hayatında nasıl büyük kırılmalar yaratabileceğini anlatır. Toplumda güç çoğu zaman para, statü, güzellik ya da yakışıklılıkla ölçülür. Ancak bu kitap okura başka bir şey söyler: Gerçek güç insanın kendisiyle yüzleşebilmesidir. Bu mesaj roman boyunca okurun yüzüne adeta bir tokat gibi çarpar.

Her ne kadar roman ilk bakışta bir düşüş ve kaybediş hikâyesi gibi görünse de, aslında gecikmiş bir olgunlaşma sürecini anlatır.
Yazarın bir psikiyatrist olması, romandaki psikolojik çözümlemeleri oldukça güçlü kılar. Bu yönüyle eser, narsistik kişilik bozukluğu ve ilişki bağımlılığı temalarını işleyen en etkileyici romanlardan biri olarak değerlendirilebilir. Aynı zamanda sürükleyici ve merak uyandırıcı bir anlatıya sahiptir. Daha önce okuduğum Gülseren Budayıcıoğlu kitaplarının çoğunda olduğu gibi bu eser de okuru psikolojik açıdan tatmin eden bir derinlik sunuyor.

Kitabı okuyanlar kendi aile bağlarından, çocukluklarından ve çevrelerindeki insanlardan birçok iz bulabilir. Bu yönüyle roman aynı zamanda toplumsal gerçekçi bir anlatı da sunar.
Bununla birlikte beni zorlayan bazı noktalar da oldu. Özellikle bazı sahnelerin kendini tekrar etmesi, yer yer anlatımın akademik bir dile yaklaşması ve karakterlerin psikolojik açıdan oldukça rahatsız edici yönlerinin yoğunluğu okuma deneyimini zaman zaman gerdiğini söyleyebilirim.

Yine de hem televizyon uyarlamasıyla hem de son dönemde artan popülerliğiyle roman oldukça dikkat çekici bir eser. Kitabın başlarında okur Kenan’dan ve bazı yan karakterlerden güçlü bir nefret duyarken, ilerleyen sayfalarda onu anlamaya başlar. Bu noktada romanın okura yönelttiği en önemli soru şudur: Değişim gerçekten herkes için mümkün müdür?
Benim için bu sorunun cevabı kitabın sayfaları kapandıktan sonra bile zihinde kalmaya devam etti.
Kitaba puanım 9.
Yorumlar
Yorum Gönder