Ana içeriğe atla

Marc Levy - Birbirimize Söylemediğimiz Onca Şey incelemem



Marc Levy, 1963 doğumlu ve Fransa’nın yaşayan en popüler yazarlarından biri. Türkiye’de milyonlarca okunan Grange ile karşılaştırıldığında, Levy’nin kendi ülkesinde çok daha geniş bir hayran kitlesine sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Birçok kitabı, aralarında Jean Reno gibi önemli oyuncuların da bulunduğu film ve dizi uyarlamalarıyla beyaz perdeye taşındı. 

Levy’nin yaşamı, romanlarının tematik derinliğine doğrudan yansır: İnsan ilişkilerindeki kırılganlık, kayıp, özlem ve geçmişin gölgesinde yaşanan pişmanlıklar, eserlerinin merkezinde yer alır.


7 Nisan’da gerçekleştirilecek olan bidünyakitapgrubu okur-yazar söyleşilerinden birini bu yaşayan efsane Fransız yazarla yapacak olmanın gururunu grubumuz adına büyük bir heyecanla yaşıyorum.

İlk romanı Keşke Gerçek Olsa ile büyük bir başarı elde eden Levy, eserleriyle dünya çapında otuz dile çevrildi. Romanlarında genellikle aşk, macera, fantezi ve psikolojik derinlikleri ustaca birleştirir; sıradan hayatların içindeki olağanüstü anları yakalamayı amaçlar. Levy, sıradan karakterler aracılığıyla “söylenemeyenleri”, insanın içsel çatışmalarını ve pişmanlıklarını incelikle işler. Bu yönüyle, edebiyat dünyasında “duygusal macera” türünün önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilir.


Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey kitabına gelecek olursak, Adam ile düğün hazırlığı yapan Julia’nın hikâyesiyle başlar. Babası Anthony Walsh, Julia’ya törene katılamayacağını bildiren bir telefonla hikâyeye giriş yapar; ancak asıl sürpriz babasının ölümüyle gelir. Julia, babasının ölümünün ardından düğününü ertelemek ve kendi geçmişi ile kayıplarıyla yüzleşmek zorunda kalır.

Levy, anlatımında gerçekçi bir psikoloji ve duygu yoğunluğu sunarken, fantastik bir unsur da ekler: Anthony Walsh, ölümsüzlük sınırında, kızına söyleyemediklerini altı gün boyunca ifade etme şansı bulur. Bu unsur, romanı sıradan bir aile dramından metaforik ve duygusal bir yolculuğa dönüştürür.


Kitap üç ana unsur etrafında şekillenir:

1. Baba-kız arasında geçmişteki eksikliklerin giderilmesi arzusu ve söylenemeyenlerin sonradan dile getirilişi, kitabın duygusal çatısını oluşturur.

2. Geçmişten kalan yaşanmamış aşk ve bunun gelecekte tamir edilme çabası: Julia’nın Tomas ile yarım kalmış ilişkisi, hem geçmişin yükünü hem de kaybolmuş fırsatların etkisini temsil eder.

3. Söylenemeyenlerin gelecekte oluşturacağı derin yaraların, hayatın seyrini nasıl etkilediği: Kitabın en güçlü mesajı, affetmek ve kabullenmekle gelen olgunluk ve huzurdur.


Karakter analizine gelince: Julia, karmaşık bir karakter olarak öne çıkar. Babasına geçmişte yaşattıkları nedeniyle kırgın olsa da, aşkı ve kırgınlıkları tamir etme konusunda son derece güçlü ve kararlıdır. Okuyucu, Julia’nın içsel savaşlarına tanık olur ve kitabın psikolojik altyapısı bu süreçte şekillenir.

Anthony Walsh ise tipik bir Türk babasına benzer şekilde mesafeli, sevgi dili eksik ve otoriter bir figür olarak karşımıza çıkar. Levy, bu karakteri yazarken, kaybedilen bir kişi ile ilgili “keşke” ve “iyi ki” dolu unutulmaz cümleleri okura hatırlatır. Sevdiklerimizle olan ilişkimizde onların kıymetini son ana kadar bilmenin önemini vurgular.


Adam ve Tomas karakterleri, Julia’nın zihninin romantik tarafını temsil eder. Tomas, geçmişin ve kaybın sembolüyken; Adam, şimdiki zamanın ve sorumlulukların temsilcisidir. Levy, bu üçgen aracılığıyla insanın duygusal evrimini ustaca işler.

Levy’nin dili son derece akıcı, sürükleyici ve duygusal açıdan tatmin edicidir. Mekan betimlemeleri, sokak tasvirleri ve karakter detayları özenle işlenmiştir. Karakterler arasındaki diyaloglar, gerçekçi ve zaman zaman mizahi öğelerle desteklenir.


Ben mesaj vermeyi amaçlayan kitapları çok severim ve bu kitapta bu unsur fazlasıyla öne çıkıyor. Kitap, ölüme rağmen babanın kızına karşı duyduğu sevgi ve söyleyemediklerini aktarış biçimiyle, hem sempatik hem de realist bir etki bırakıyor. Geçmişteki travmatik yaraların, uzun zaman sonra bile insan hayatını nasıl etkilediğini gösterirken, kabullenme ve affetmenin önemini de vurguluyor.

Levy, sıradan görünen olayların arkasındaki duygusal ve psikolojik yoğunluğu başarıyla işler. Kitap, yalnızca bir aile ve aşk hikâyesi değil; aynı zamanda yaşamın kaçırılan fırsatlar, söylenemeyen sözler ve geçmişin izleri üzerine derin bir meditasyondur. Edebi açıdan bakıldığında, hem duygusal hem de entelektüel doyuruculuğu yüksek bana kalırsa bir eserdir. 


Marc Levy’nin bu kitabını okumak, modern Fransız romanının macera ve psikolojik derinlik açısından nasıl şekillendiğini görmek için değerli bir deneyim sunar. Ayrıca, Levy ile sanal ortamda da olsa tanışmak da benim ve grubumuz için büyük bir heyecan olacak.

Kitaba puanım 8.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alex Schulman - Malma İstasyonu İncelemem

Alex Schulman şu an günümüz İsveç Edebiyatının en önemli 5 isminden birisi. Sadece yazar değil, gazeteci, blog yazarı ve televizyon ve radyo programcısı da aynı zamanda. Hatta kendi ülkesinde podcast dünyasında en tanınan isim. Babası TV yapımcısı ve gazeteci, annesi ise TV sunucusudur. Kariyerine film eleştirmeni olarak giriş yapmıştır. Daha sonra çevirmenlik ve köşe yazarlığı da yapmıştır. İsveç'in en önemli mizah sitesinin sahibidir. Podcastleri, İsveç Podcast Radyo Ödülleri En İyi Orijinal Kanal ve En İyi İsveç Kanalı ödüllerini kazanmıştır. 4 otobiyografik kitap yazmış ve hepsi de İsveç'te çok satanlar arasına girmiştir. 2020'de yayınlanan ilk romanı Hayatta Kalanlar ile Schulman, uluslararası ilk büyük çıkışını yapmıştır. Yayın hakları otuz üç ülkeye satılan ve dünya çapında büyük beğeni toplayan Hayatta Kalanlar, Alex Schulman'ı küresel sahnede dikkate alınması gereken bir edebi güç olarak konumlandırmıştır. Şu an incelemesini yaptığım kitabı ise şimdilik son kit...

Hakan Günday - Az İncelemem

​ Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır. Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ. Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur; • Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır. • Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir. Her iki karakter de “ölümle” büyür...

Şermin Yaşar - Altı Harfli Bir Tatlı İncelemem

​ Kitabın incelemesine, bunun Şermin Yaşar’dan okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Şermin Yaşar, özellikle hikâye ve çocuk kitapları bağlamında aklımda yer etmiş; Anne Müzesi ve Kelime Müzesi projelerini ise bir Ankara aşığı olarak son derece değerli ve anlamlı bulduğum, zihnimde nahif bir portre çizen bir yazar. Ayrıca oldukça popüler bir isim olmasına rağmen kalabalıklardan, televizyonlardan, programlardan ve söyleşilerden mümkün olduğunca uzak durması, onu benim için daha da merak edilir kılıyor. Kitap, daha ilk satırlardan itibaren nahif bir zihnin ürünü olduğunu hissettiriyor. Roman dünyasında sıkça ele alınan aile temasını, çok farklı bir pencereden ele alıyor. Dramatik bir anlatıdan ziyade, daha iç burkan, daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir meseleyi irdeliyor. Son dönem romanlarda özellikle hoşuma giden bir bakış açısını burada da görmek mümkün: Yüksek sesle bağırmayan, acısını içine atan, sessiz kalan ama hakkını da aramaktan vazgeçmeyen kadınları...