
Sarıyaz adlı öykü kitabını okuduğumda zihnimde ilk beliren duygu, böylesine güçlü bir öykü yazarını geç keşfetmiş olmanın yarattığı içsel bir hayıflanma oldu. Kitap ilk bakışta bir öykü derlemesi gibi görünse de, dikkatli bir okur bu kitabın yalnızca sekiz ayrı hikâyeden oluşan bir toplam olmadığını hemen fark eder.
Eser; ortak bir atmosfer, zaman duygusu, coğrafya ve daha da önemlisi ortak bir titreşim etrafında kurulmuş, neredeyse roman bütünlüğüne yaklaşan bir anlatı evreni sunar. Bu yönüyle Sarıyaz kitabı, depremi bir olay olarak değil, bir varoluş hâli olarak ele alan son derece bilinçli ve incelikli bir yapı kurar. Ülkemizin deprem gerçeği düşünüldüğünde, kitap aynı zamanda toplumsal hafızamıza ve gerçekliğimize ayna tutan özel bir eser hâline de gelir.
Kitabın adı da olan ve merkezine kitabın yerleşen “sarıyaz” kavramı, yalnızca meteorolojik ve mevsimsel bir geçişi ifade etmez; aksine sıcak ama acı bir ton taşımak için bilinçli kullanılmıştır. Okura bir yandan tanıdıklık, yakınlık ve yer yer şefkat sunarken, diğer yandan derin bir keder bırakır. Bu tatlı-acı atmosfer, dünyanın renginin değiştiği, tanıdık olanın yabancılaştığı ve gündelik hayatın üzerine ince ama boğucu bir tül gibi çöken tekinsizliğin eşiğini de temsil eder.

Eserde deprem, yalnızca yer kabuğunu değil; insan ilişkilerini, aile bağlarını, bastırılmış duyguları, suçlulukları ve özlemleri de yerinden oynatır. Toprağın sarsılmasıyla birlikte insanların da hayatlarının yer değiştirmesi, kitabın temelinde yer alan metaforu güçlendirir. Bu anlamda “sarıyaz”, doğa olaylarının toplumsal ve ruhsal kırılmalarla iç içe geçtiği güçlü bir simgeye dönüşür. Deprem burada fiziksel bir yıkımdan çok, insanın iç dünyasındaki çatlakların görünür hâle gelmesimi simgeler.
Öyküler ilk etapta birbirinden bağımsız gibi görünse de, kitap ilerledikçe bu anlatıların aynı merkez etrafında organik bir biçimde birleştiği de fark edilir olur. Okur, hikâyeler arasında küçük temaslar, tesadüfler ve kısa karşılaşmalar aracılığıyla kurulmuş görünmez bağları keşfeder. Bu yapı, eseri sıradan bir öykü kitabı olmaktan çıkarıp bütünlüklü bir anlatıya dönüştürür. Adeta roman okuyormuş hissiyatı oluşturur.

Karakterler farklı hayatlar yaşasalar da aynı havayı soluyan, aynı coğrafyanın ve çağın insanlarıdır. Her biri kendi yalnızlığını, eksikliğini ve kırılganlığını taşır. Bu nedenle kitap, bireysel hikâyelerden çok kolektif bir ruh hâlini yansıtır ve okura güçlü bir “bizdenlik” duygusu verir.
Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, depremi alışıldık anlatılardaki gibi ölüm ve enkaz üzerinden değil; sarsıntı ve ifşa üzerinden ele alınmasıdadır. Mahir Ünsal Eriş, felaketin manşetlik yüzünden ziyade, insan ruhunda yarattığı yankıya odaklanır. Her öykü, dışsal bir sarsıntının içsel karşılığını anlatır ve bu yönüyle toplumsal psikolojiyi derinlikli biçimde yansıtır.

Mekân olarak seçilen kasaba ise yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısıdır. Güney Marmara’yı andıran bu kıyı kasabası; samimiyetin, dedikodunun, şefkatin ve zalimliğin iç içe geçtiği bir yaşam alanı olarak karakterlerin kaderlerini belirler.
Dil açısından bakıldığında, yazarın gündelik Türkçeye olan hâkimiyeti dikkat çekicidir. Süslü ve gösterişli bir anlatımdan uzak, doğal ve sahici bir dil kullanımı, okuru metnin içine çeker. Ancak bu sadeliğin altında güçlü bir edebi işçilik ve ritim duygusu hissedilir. Neredeyse her sayfada altı çizilecek cümleler bulunması, yazarın aforizmatik anlatım gücünü de ortaya koyar.

Kitaptaki öykülerin Melih Cevdet Anday dizeleriyle başlaması ise esere ayrı bir kültürel ve düşünsel derinlik kazandırır. Bu tercih, metnin atmosferiyle son derece uyumlu bir zemin oluşturur.
Eserdeki karakterler sıradan insanlardır; ancak tam da bu sıradanlık içinde derin bir trajedi barındırırlar. Erkeklik algısı, baba figürü, ekonomik zorluklar, evlilik kurumunun yıpratıcılığı ve toplumsal baskılar metnin alt katmanlarında güçlü bir şekilde hissedilir. Özellikle erkeklik teması; kırılgan, trajik ve yer yer ironik bir biçimde işlenmiştir.

Doğa ile insan arasındaki bağın incelikle ele alınması da kitabın unutulmaz yönlerinden biridir. Doğanın tahribi ile insanın ruhsal yoksullaşması arasındaki paralellik, bazı öykülerde etkileyici biçimde sezdirilir.
Tüm bu yönleriyle Sarıyaz, çağdaş Türk öykücülüğünde hem yapısal ustalığı hem duygusal yoğunluğu hem de dil işçiliğiyle özel bir yerde durmayı hak eder. Kitabın gücü, büyük felaketleri değil; küçük hayatların büyük sarsıntılarını anlatmasında yatar. Ve bunu yaparken, okurun içinde de sessiz ama derin bir sarsıntı da yaratır.

Öte yandan, bazı okurlar için kitabın genel tonunun fazla dengeli ve kontrollü ilerlemesi bir dezavantaj olarak görülebilir. Keskin kırılmaların azlığı ve kimi hikâyelerde daha derine inilmemiş olması, eserin başyapıt seviyesine ulaşmasının önünde bir engel olarak değerlendirilebilir. Ayrıca bazı yan karakterlerin yüzeyde kalması da yer yer eksiklik hissi yaratır.
Buna rağmen Sarıyaz, bütünlüklü yapısı ve güçlü anlatımıyla son derece etkileyici bir öykü kitabı.
Kitaba puanım 8.
Yorumlar
Yorum Gönder