Ana içeriğe atla

2026 Oscar Ödülleri Düşüncem


Bugün Oscar adayları resmen açıklanıyor. Ödül sezonunun aylar süren uğultusu, tahminler, kulis fısıltıları nihayet somut bir listeye dönüşecek. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, en güçlü 5 adayı da izledim ve her biri sinema adına konuşulmayı hak ediyor.

Bu yılın en kuvvetli adayı açık ara One Battle After Another. Müziklerini itiraf etmeliyim ki hiç sevmedim; hatta yer yer filmin ritmini zorladığını düşündüm. Ama Paul Thomas Anderson’ın kamerası… O kadrajlar, o sakin ama sarsıcı anlatım dili ve oyunculuklar gerçekten büyüleyiciydi. Sinemanın “sessiz gücünü” hatırlatan bir film.


Sinners, Marty Supreme ve Frankenstein ise çok güçlü, çok iddialı işlerdi. Her biri kendi dünyasını kusursuzca kuruyor. Aday olmayı kesinlikle hak ediyorlar; bu konuda en ufak bir tereddüdüm yok. Özellikle Marty Supreme’in temposu ve karakter derinliği, Frankenstein’ın atmosferi ve Sinners’ın anlatı cesareti bu yılı özel kılan işler arasında.

Ama kalbim başka bir yerde atıyor.


Benim gönlüm Hamnet’ten yana.

Gerçek bir hikâyeye yaslanması, insanın en ilkel acısına – kayba – dokunması ve bunu bağırmadan yapması… Özellikle Jessie Buckley’nin oyunculuğu olağanüstüydü. Duyguyu göstermek yerine taşıyan bir performans izledik. Seyirciyi ağlatmaya çalışmıyor, sadece gerçeği önümüze koyuyor; gerisi zaten kendiliğinden geliyor. Altın Küre’yi aldılar, peki Oscar da gelecek mi? Bunu gerçekten merak ediyorum.


En İyi Erkek Oyuncu denince benim adayım net:

Timothée Chalamet – Marty Supreme. Kontrollü, içe dönük ama son derece etkileyici bir performans.

En İyi Yönetmen ödülünü ise bence tartışmasız Paul Thomas Anderson almalı. One Battle After Another’daki çekim dili, mizansenleri ve sinemasal özgüveni olağanüstüydü. Kamera, hikâyenin önüne geçmeden konuşmayı başarıyor; bu büyük bir ustalık.


En İyi Film ödülünde gönlüm Hamnet’ten yana olsa da, içimde bir his Akademi’nin tercihini One Battle After Another’dan yana kullanacağını söylüyor. Bakalım kalp mi kazanacak, güç mü?

Bugün açıklanacak adaylarla birlikte bu soruların ilk cevaplarını alacağız.

Sinema kazansın. 🎬


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alex Schulman - Malma İstasyonu İncelemem

Alex Schulman şu an günümüz İsveç Edebiyatının en önemli 5 isminden birisi. Sadece yazar değil, gazeteci, blog yazarı ve televizyon ve radyo programcısı da aynı zamanda. Hatta kendi ülkesinde podcast dünyasında en tanınan isim. Babası TV yapımcısı ve gazeteci, annesi ise TV sunucusudur. Kariyerine film eleştirmeni olarak giriş yapmıştır. Daha sonra çevirmenlik ve köşe yazarlığı da yapmıştır. İsveç'in en önemli mizah sitesinin sahibidir. Podcastleri, İsveç Podcast Radyo Ödülleri En İyi Orijinal Kanal ve En İyi İsveç Kanalı ödüllerini kazanmıştır. 4 otobiyografik kitap yazmış ve hepsi de İsveç'te çok satanlar arasına girmiştir. 2020'de yayınlanan ilk romanı Hayatta Kalanlar ile Schulman, uluslararası ilk büyük çıkışını yapmıştır. Yayın hakları otuz üç ülkeye satılan ve dünya çapında büyük beğeni toplayan Hayatta Kalanlar, Alex Schulman'ı küresel sahnede dikkate alınması gereken bir edebi güç olarak konumlandırmıştır. Şu an incelemesini yaptığım kitabı ise şimdilik son kit...

Hakan Günday - Az İncelemem

​ Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır. Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ. Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur; • Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır. • Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir. Her iki karakter de “ölümle” büyür...

Şermin Yaşar - Altı Harfli Bir Tatlı İncelemem

​ Kitabın incelemesine, bunun Şermin Yaşar’dan okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Şermin Yaşar, özellikle hikâye ve çocuk kitapları bağlamında aklımda yer etmiş; Anne Müzesi ve Kelime Müzesi projelerini ise bir Ankara aşığı olarak son derece değerli ve anlamlı bulduğum, zihnimde nahif bir portre çizen bir yazar. Ayrıca oldukça popüler bir isim olmasına rağmen kalabalıklardan, televizyonlardan, programlardan ve söyleşilerden mümkün olduğunca uzak durması, onu benim için daha da merak edilir kılıyor. Kitap, daha ilk satırlardan itibaren nahif bir zihnin ürünü olduğunu hissettiriyor. Roman dünyasında sıkça ele alınan aile temasını, çok farklı bir pencereden ele alıyor. Dramatik bir anlatıdan ziyade, daha iç burkan, daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir meseleyi irdeliyor. Son dönem romanlarda özellikle hoşuma giden bir bakış açısını burada da görmek mümkün: Yüksek sesle bağırmayan, acısını içine atan, sessiz kalan ama hakkını da aramaktan vazgeçmeyen kadınları...