Ana içeriğe atla

Lefter Filmi Üzerine



Netflix’te yayımlanan Lefter filmi, teknik anlamda dönem filmleri açısından tatmin edici bir iş. Mekân tasarımları, kostümler, dijital restorasyonlar ve sahne atmosferi, seyirciyi 1940’ların ve 50’lerin İstanbul’una ikna edici biçimde taşıyor. Kamera dili ve sanat yönetimi, nostaljiyi ucuz bir dekor fetişizmine düşmeden kurmayı başarıyor. Bu açıdan bakıldığında filmin sinematografik omurgası sağlam.

Ancak aynı başarıyı metin düzeyinde görmek ne yazık ki mümkün değil.


Filmin en zayıf halkası, anlatının yönünü belirleyen dramatik tercihleri. Türk futbol tarihinin en büyük figürlerinden biri olan Lefter Küçükandonyadis’in sahadaki efsanevi performansları, kazandığı kupalar, kırdığı rekorlar ve bir kuşağın kolektif hafızasında bıraktığı iz, filmde neredeyse tali bir unsur hâline geliyor. Bunun yerine, senaryonun merkezine yerleştirilen ve kurgusal olduğu açıkça hissedilen “Meri” karakteri üzerinden ilerleyen romantik bir yan hikâye, anlatının ağırlık merkezini sorunlu bir şekilde kaydırıyor.

Bir spor ikonunun sinemasal temsili, kaçınılmaz olarak özel hayatına da dokunabilir; fakat burada söz konusu olan, biyografik derinlikten ziyade magazinsel bir dramatizasyon. Seyircinin, Lefter’in bir golünün yankısını, tribünlerin coşkusunu, savaş sonrası Türkiye’sinin ruh hâlini ya da azınlık bir futbolcunun toplumsal mücadelesini hissetmesi gerekirken; anlatı, duygusal enerjisini kurgusal bir aşk hikâyesine yatırmayı tercih ediyor. Bu da filmin tarihsel ve kültürel potansiyelini büyük ölçüde boşa çıkarıyor.


Üstelik bu tercih, yalnızca dramatik bir yön kayması değil; aynı zamanda etik bir sorun da barındırıyor. Kurgusal bir aldatma anlatısı üzerinden, bir efsanenin ahlaki portresini tartışmaya açmak, izleyicinin zihninde gerçeğe dayanmayan bir algı üretme riskini taşıyor. Bu noktada film, bir spor ikonuna saygı duruşu mu yapıyor, yoksa onu dramatik malzeme hâline mi getiriyor, sorusu ister istemez akla geliyor.

Daha da önemlisi, Lefter’in hikâyesi; savaş yıllarının gölgesinde büyüyen bir yetenek, İstanbul’un çok kültürlü yapısı, futbolun birleştirici gücü ve Cumhuriyet dönemi spor tarihinin dönüşümü gibi çok katmanlı bir anlatı sunmaya son derece müsaitken, film bu bağlamları yüzeysel geçiyor. Oysa birkaç güçlü tarihsel dokunuş, arşiv görüntüsü ve duygusal bağlam, anlatıyı çok daha derinlikli ve kalıcı kılabilirdi.


Sonuç olarak Lefter filmi, görsel olarak özenli fakat anlatısal olarak sığ bir biyografi denemesi olarak kalıyor. Günümüzde neredeyse herkesin hayatının sinemaya uyarlanması bir moda hâline gelmişken, bu filmin de o dalganın içinde, hikâyesinin özünü kaybetmiş bir örnek olarak konumlandığını söylemek mümkün.

Bir efsaneyi anlatmak, onu romantik entrikaların fon dekoru hâline getirmekten daha fazlasını hak eder.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alex Schulman - Malma İstasyonu İncelemem

Alex Schulman şu an günümüz İsveç Edebiyatının en önemli 5 isminden birisi. Sadece yazar değil, gazeteci, blog yazarı ve televizyon ve radyo programcısı da aynı zamanda. Hatta kendi ülkesinde podcast dünyasında en tanınan isim. Babası TV yapımcısı ve gazeteci, annesi ise TV sunucusudur. Kariyerine film eleştirmeni olarak giriş yapmıştır. Daha sonra çevirmenlik ve köşe yazarlığı da yapmıştır. İsveç'in en önemli mizah sitesinin sahibidir. Podcastleri, İsveç Podcast Radyo Ödülleri En İyi Orijinal Kanal ve En İyi İsveç Kanalı ödüllerini kazanmıştır. 4 otobiyografik kitap yazmış ve hepsi de İsveç'te çok satanlar arasına girmiştir. 2020'de yayınlanan ilk romanı Hayatta Kalanlar ile Schulman, uluslararası ilk büyük çıkışını yapmıştır. Yayın hakları otuz üç ülkeye satılan ve dünya çapında büyük beğeni toplayan Hayatta Kalanlar, Alex Schulman'ı küresel sahnede dikkate alınması gereken bir edebi güç olarak konumlandırmıştır. Şu an incelemesini yaptığım kitabı ise şimdilik son kit...

Hakan Günday - Az İncelemem

​ Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır. Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ. Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur; • Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır. • Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir. Her iki karakter de “ölümle” büyür...

Şermin Yaşar - Altı Harfli Bir Tatlı İncelemem

​ Kitabın incelemesine, bunun Şermin Yaşar’dan okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Şermin Yaşar, özellikle hikâye ve çocuk kitapları bağlamında aklımda yer etmiş; Anne Müzesi ve Kelime Müzesi projelerini ise bir Ankara aşığı olarak son derece değerli ve anlamlı bulduğum, zihnimde nahif bir portre çizen bir yazar. Ayrıca oldukça popüler bir isim olmasına rağmen kalabalıklardan, televizyonlardan, programlardan ve söyleşilerden mümkün olduğunca uzak durması, onu benim için daha da merak edilir kılıyor. Kitap, daha ilk satırlardan itibaren nahif bir zihnin ürünü olduğunu hissettiriyor. Roman dünyasında sıkça ele alınan aile temasını, çok farklı bir pencereden ele alıyor. Dramatik bir anlatıdan ziyade, daha iç burkan, daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir meseleyi irdeliyor. Son dönem romanlarda özellikle hoşuma giden bir bakış açısını burada da görmek mümkün: Yüksek sesle bağırmayan, acısını içine atan, sessiz kalan ama hakkını da aramaktan vazgeçmeyen kadınları...