Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hakan Günday - Az İncelemem

​ Hakan Günday, her ne kadar kendisi bu kategori yazarı olduğunu kabul etmese de yeraltı edebiyatının ülkemizdeki en önemli figürlerinden biridir. Hakan Günday edebiyatı denildiğinde genellikle aklımıza sert, şiddetli ve karanlık bir anlatım gelir. Ancak bu kitapta, okuru şaşırtacak ölçüde bir yumuşaklık ve romantik tınılar vardır. Kitap, yazarın henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı, kültleşmiş eseri Kinyas ve Kayra ile genel şablon itibarıyla benzerlik gösterir: Yine iki ana karakter, iki ayrı hayat… Derda ve Derdâ. Bu karakterlere ilişkin bir değerlendirme yapıldığında, genellikle yaşanan olayların ilerleyen süreçte travmatik bir altyapı oluşturmasına alışkınız. Oysa bu romandaki karakterlerin kurucu belleklerinde dahi olumsuz duygular zaten mevcuttur; • Derdâ’nın cinsel şiddet sonrası bedenini metalaştırması, travmanın dışsallaştırılmasıdır. • Derda’nın annesinin cesedini parçalaması ise travmanın içselleştirilmiş ve somutlaştırılmış hâlidir. Her iki karakter de “ölümle” büyür...

Şermin Yaşar - Altı Harfli Bir Tatlı İncelemem

​ Kitabın incelemesine, bunun Şermin Yaşar’dan okuduğum ilk kitap olduğunu belirterek başlamak istiyorum. Şermin Yaşar, özellikle hikâye ve çocuk kitapları bağlamında aklımda yer etmiş; Anne Müzesi ve Kelime Müzesi projelerini ise bir Ankara aşığı olarak son derece değerli ve anlamlı bulduğum, zihnimde nahif bir portre çizen bir yazar. Ayrıca oldukça popüler bir isim olmasına rağmen kalabalıklardan, televizyonlardan, programlardan ve söyleşilerden mümkün olduğunca uzak durması, onu benim için daha da merak edilir kılıyor. Kitap, daha ilk satırlardan itibaren nahif bir zihnin ürünü olduğunu hissettiriyor. Roman dünyasında sıkça ele alınan aile temasını, çok farklı bir pencereden ele alıyor. Dramatik bir anlatıdan ziyade, daha iç burkan, daha sessiz ama bir o kadar da sarsıcı bir meseleyi irdeliyor. Son dönem romanlarda özellikle hoşuma giden bir bakış açısını burada da görmek mümkün: Yüksek sesle bağırmayan, acısını içine atan, sessiz kalan ama hakkını da aramaktan vazgeçmeyen kadınları...

2026 Oscar Ödülleri Düşüncem

​ Bugün Oscar adayları resmen açıklanıyor. Ödül sezonunun aylar süren uğultusu, tahminler, kulis fısıltıları nihayet somut bir listeye dönüşecek. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, en güçlü 5 adayı da izledim ve her biri sinema adına konuşulmayı hak ediyor. Bu yılın en kuvvetli adayı açık ara One Battle After Another. Müziklerini itiraf etmeliyim ki hiç sevmedim; hatta yer yer filmin ritmini zorladığını düşündüm. Ama Paul Thomas Anderson’ın kamerası… O kadrajlar, o sakin ama sarsıcı anlatım dili ve oyunculuklar gerçekten büyüleyiciydi. Sinemanın “sessiz gücünü” hatırlatan bir film. Sinners, Marty Supreme ve Frankenstein ise çok güçlü, çok iddialı işlerdi. Her biri kendi dünyasını kusursuzca kuruyor. Aday olmayı kesinlikle hak ediyorlar; bu konuda en ufak bir tereddüdüm yok. Özellikle Marty Supreme’in temposu ve karakter derinliği, Frankenstein’ın atmosferi ve Sinners’ın anlatı cesareti bu yılı özel kılan işler arasında. Ama kalbim başka bir yerde atıyor. Benim gönlüm Hamn...

Mark Wolynn - Seninle Başlamadı İncelemem

​ Mark Wolynn, Amerikalı bir psikoterapist, konuşmacı ve yazardır. Uzmanlık alanları kuşaklar arası terapi, psikoloji ve travma çalışmalarıdır. İncelemesini yapmış olduğum Seninle Başlamadı adlı eseri de tam olarak bu konular etrafında şekillenmektedir. Wolynn’in geliştirdiği ve “Core Language” adını verdiği kendine özgü bir terapi metodu da bulunmaktadır. Psikoterapi alanındaki yenilikçi yaklaşımları ve bu özgün yöntemiyle günümüz psikoterapi dünyasına yeni bir soluk getirdiği söylenebilir. Psikoloji lisans eğitiminin ardından bu alanda yüksek lisans yapmış olan Wolynn, özellikle anksiyete, depresyon ve obsesif bozukluklar üzerine geliştirdiği yöntemler üzerine çalışmalar yapmaktadır. Seninle Başlamadı adlı kitabı, 2016 yılında Gümüş Nautilus Kitap Ödülü’ne layık görülmüştür. Uluslararası konferanslarda aktif olarak yer almaya devam eden yazarın bu eseri, ülkemizde de Atomik Alışkanlıklar ve Rezonans Kanunu gibi kitaplarla birlikte en çok satan psikoloji odaklı eserler arasında yer al...

Lefter Filmi Üzerine

Netflix’te yayımlanan Lefter filmi, teknik anlamda dönem filmleri açısından tatmin edici bir iş. Mekân tasarımları, kostümler, dijital restorasyonlar ve sahne atmosferi, seyirciyi 1940’ların ve 50’lerin İstanbul’una ikna edici biçimde taşıyor. Kamera dili ve sanat yönetimi, nostaljiyi ucuz bir dekor fetişizmine düşmeden kurmayı başarıyor. Bu açıdan bakıldığında filmin sinematografik omurgası sağlam. Ancak aynı başarıyı metin düzeyinde görmek ne yazık ki mümkün değil. Filmin en zayıf halkası, anlatının yönünü belirleyen dramatik tercihleri. Türk futbol tarihinin en büyük figürlerinden biri olan Lefter Küçükandonyadis’in sahadaki efsanevi performansları, kazandığı kupalar, kırdığı rekorlar ve bir kuşağın kolektif hafızasında bıraktığı iz, filmde neredeyse tali bir unsur hâline geliyor. Bunun yerine, senaryonun merkezine yerleştirilen ve kurgusal olduğu açıkça hissedilen “Meri” karakteri üzerinden ilerleyen romantik bir yan hikâye, anlatının ağırlık merkezini sorunlu bir şekilde kaydırıyo...